hani bitirim tipler için “bir bu kadar da yerin altında var” derler ya, işte deniz de öyle bizim için.

bir bu kadar da suyun altında var. yersen…

yani diyorum ki, denizde sadece balık yok. dünyanın lezzeti yüzüyor suda da biz alıp yemiyoruz, hatta denemiyoruz bile, çünkü bugüne kadar deniz mahsullerinden sadece balık yemişiz. ya da televizyonda ıstakoz yiyenleri görünce “ıyy” diyen insanlarla büyümüşüz. hayır, sanki çok ıstakoz yemişler de “ıyy” diyorlar. ister istemez biz de bi’ ince tiksinmişiz çocukluğumuzdan beri.

işte bu yüzden ön yargıyılız. ben de bu yüzden ön yargı düşmanı dedim bu yemeğe. gelin bu kafayı bir kenara bırakalım da şu yemeği bir deneyelim.

ne koydun sen bunun içine?

balık olarak levrek. diğerleri de mavi yengeç, karides ve kum midyesi.

o kadar ıstakoz dedim ama ıstakoz alma şansım olmadı. onu da başka bir yemekte denerim artık. kum midyesini, bu yemek için, bildiğimiz siyah midyeden daha hoş görüneceğini düşündüğüm için tercih ettim. ama tabakta ters renkler güzel görünür derseniz siyah midye de kullanabilirsiniz. ben levreğin derisini ve kum midyelerinin kendine özgü renklerini sunumdaki renk ahengi için yeterli buldum.

off, cümleleri kes ya. sunumdaki renk ahengiymiş. ulan blog yazıyorum diye hemen havalara girdim, hiç ağzıma oturmayan kelimeler kullanıyorum. neyse…

tahmin edeceğiniz gibi levrek dışındaki ürünleri dondurulmuş aldım. taze alma şansınız varsa alıp kendiniz yapın ama dondurulmuşunu bulmak bile mesele maalesef. hatta mavi yengeç etini kıyma gibi bir halde vakumlanmış olarak aldım. onun için tabakta görünmüyor ama pişerken darmadağın olduğu için yemeğin sosuyla çok güzel özleşti. inanılmaz güzel bir lezzeti, kısmen de itici bir kokusu var.

nasıl pişirdin bunları?

çok az çiçek yağına biraz su, içine de tüm deniz mahsullerini koydum. sunumda hafif kapalı halleri hoşuma gittiği için kum midyelerinin hepsinin açılmasını istemiyorum. bu yüzden de diğerleriyle aynı anda pişirmeye başladım. tüm midyeler iyice açılsın derseniz, önce midyeleri beş dakika pişirip, açılmaya başladıklarında diğerlerini koyabilirsiniz. levreği çok iyi temizleyip, hiç kılçık kalmayacak şekilde ve fileto olarak hazırlayıp koydum, çok da güzel oldu. neyse bunlar toplamda on dakikada falan pişiyor. tuzunu ve gönlünüze göre baharatlarını da ekleyin. eğer şu anda “hangi baharatı, ne kadar koyayım söylesene, bu nasıl tarif?” falan diyorsanız zaten yanlış sitedesiniz çünkü benim asıl amacım yemek tarifi vermek değil. öyle ölçekli tarifler falan beklemeyin benden. onları daha ziyade orta yaş ablalarımızın ‘akşam beye ne pişirsem?’ diye düşünüp girdiği sitelerden bulabilirsiniz. ama bu yemek için baharat konusunda şunu söyleyebilirim: toz karabiber gibi koyu renklilere girmezseniz genel görseli bozmamış olursunuz. sunum sırasında tane karabiber veya benim gibi tane kırmızı biber kullanılabilir.

bir de son olarak sosuna (suyuna diyerek yemeğime hakaret edemem, sos o, sos) çok az krema ekleyerek matlaştırabilirsiniz. ben öyle yaptım, hoş oluyor.

deniz mahsulleri çorbası

benim yaptığım hiç buna benzemedi.

aferin işte, olması gereken de o zaten. tadı nasıl? görüntüsü nasıl? yiyenler ne dedi? önemli olan bunlar. mesela benim eşim görünce “ıyy bu ne be?!” dedi, sonra da ayıp olmasın diye tadına baktı ve “hoşuma gitmedi benim.” diyerek yemedi. ön yargı işte, yoksa yemek on numaraydı. iki yaşındaki oğlum doya doya yedi. ön yargı yok tabi çocukta. “o yemekten ne anlar?” demeyin, yeminle benden iyi damak tadı var çocuğun.

demek ki ne yapıyor muşuz? yemeği beğenmeyenlere “hadi ordan götüm!” tarzı bir yaklaşım sergileyip ön yargılarına bok atıyormuşuz. ama bunu yaparken söylediğimize kendimiz de inanıyormuşuz. toplumsal yapımızın yemek konusunda bizi ne kadar kötü etkilediği falan işte… yoksa yemek on numara diyorum ya.