üniversiteden geriye kalan bir elin parmakları kadar ama ömürlük dostlarım var. 10 yıldan fazladır kızlı erkekli kardeşliğimiz sürüyor. kimimiz okulda tanışıp evlendi, kimimiz okul bittikten sonra başkalarıyla evlendi, birimiz de hala evlenmedi. bu evlenmeyen arkadaş -ki kendisi bambaşka bir yazının konusudur- tam aile babası olacak çocuk aslında* ama konumuz o değil şimdi.

manisa’da okuduk biz. ama öyle merkezinde değil. merkeze 15-20 km uzaklıkta, kurt, yaban domuzu falan inmesin diye etrafı tellerle çevrilmiş bir kampüsün ortasında, dağın yamacına yapılmış birkaç binadan birinde. öyle içinde sineması, çeşit çeşit kantini, kafesi olan bir üniversite kampüsü değildi. hatta iyi bir arkadaş çevreniz yoksa, 4 yıl boyunca gidip gelmeye asla katlanamayacağınız bir yerdi diyebilirim.

ikinci öğretimdik. kampüsten izmir’e son otobüs, manisa merkez’e de son dolmuş 23:00’teydi. dersler 17:00’de başlardı ve genelde 21:00 gibi biterdi. hele tek dersimizin olduğu günlerde 18:30’da okulla işimiz kalmazdı. ama diğer herkes evine dönmek için dolmuşlara, servislere koşarken biz, her gün 23:00’teki son araçları beklerdik. o saate kadar birlikte vakit geçirirdik. çünkü birlikte vakit geçirmekten daha güzel bir şey yoktu koşarak gideceğimiz.

sevgilisi olan, sevgili triplerine girip ayrı takılmak yerine onu da aldı aramıza getirdi, tanıştırdı, yine hep birlikte takıldık. akıllıydık hepimiz. okurken evlenme fantezilerine falan kapılmadık. güle oynaya bitirdik okulu. mezuniyet töreni için arkadaşların şehir dışından gelen anne babalarını ağırlamaya çalıştık. biz, “arabamız olsa, sizi yormadan biraz daha gezdirirdik, kusura bakmayın” dedik. onlar, “çok yük olduk” dediler. ailelerimiz de iyiydi hepimizin. güzel çocuklar yetiştirmişlerdi. “senin arkadaşlarının hepsi çok iyi” diyordu annemle babam. sonra duydum ki bütün arkadaşların anne babası kendi çocuklarına aynı şeyi söylüyormuş.

“ailelerimiz zengin olsaydı da şu okulu 1 sene uzatsaydık” diye diye biten son yılın ardından kaçınılmaz olan gerçekleşti. hepimiz farklı şehirlere dağıldık. ilginç bir şekilde uzun uzun vedalaşmadık hiçbirimiz. “bak görüşelim ha” falan diye tembihlemedik birbirimizi. çünkü bunlara gerek yoktu, görüşecektik zaten. başka ne olabilirdi ki?

arkadaşlar arasında memleketine dönmeyip iş hayatına manisa’da devam eden de oldu, benim gibi izmir’e dönen de, ailesi orada diye veya orada iş bulduğu için bursa’ya, ankara’ya, istanbul’a gidip yerleşen de oldu. içlerinde memleketi en uzak olanınki gaziantep’ti. okul bitince o da kalktı gitti memleketine.

adı nihat bu arkadaşın, niko yani. aşağılık derecede iyi futbol oynar. elinde yarıya kadar dolu soda şişesiyle, bir yandan soda içip, bir yandan tek damlasını yere dökmeden 3 kişiyi tekrar tekrar çalımladığı maçtan sonraki her halı saha maçının başında, “ben sendenim oğlum” diyerek hep aynı takımda oldum niko’yla.

hepimiz orta direk ailelerin çocukları olunca, hepimizin bir kpss macerası da oldu tabii. içimizdeki en isyankar arkadaş -ki kendisi bambaşka bir yazının konusudur- ilk atanan kişi oldu. yıllar sonra, hiç haberim yokken çalıştığı kurumun personel alımını bana haber verecek, günlerce beni arayacak “hadi lan başvur artık, bak olur belki” diyerek bana zorla başvuru yaptıracak ve benim de atanmamı sağlayacak olan arkadaştır aynı zamanda (hala kendisine bir “ilk maaş” borcum var). bu arkadaşın atanmasından 1 yıl sonra, benim atanmamdan da 1 yıl kadar önce ne olduysa bizim niko bi gaza geldi. oturdu, birkaç ay sağlam bir şekilde kpss’ye hazırlandı. 90’lı bir puan aldı hayvanat. aradım, “kilis’e atandım amca oğlu” dedi.

amcamın oğlu falan değildi aslında. ama az önce bahsettiğim isyankar arkadaşımız bize sürekli amca oğlu diye hitap ettiği için bizim de dilimize dolanmıştı. birbirimize en çok amca oğlu diye sesleniyorduk.

grupta devlet memuru olan ikinci kişiydi niko. nasıl sevindik hepimiz. antep’te ailesiyle yaşıyordu ve her gün oradan gidip geliyordu işe. çok da yorucu bir işi yokmuş, “klasik memurluk işte” diye anlatmıştı o zamanlar.

bu bana “kilis’e atandım” deyince, “antep yani?” dedim, soru sorarcasına. “yok abi, kilis küçük bir yer ama şehir o da” dedi, “antep’e yakın”. benim coğrafyam hep kötüydü zaten. artık “coğrafya bilgisi eksikliği” mi dersiniz, “memleketinden haberi yok” mu dersiniz bilemem. ama o ana kadar kilis’i antep’in ilçesi gibi hayal ediyordum. suriye sınırında, küçük bir şehirmiş kilis. bu memleketin 81 ilinden biriymiş yani.

ben, niko’nun atandığı sıralarda evlendim. eşim ve ben, arkadaş grubu içinden evlenen 2 çiftten ilkiydik. izmir’deki düğünümüze bütün arkadaşlar geldi, biri hariç. onu da ben çağırdığımı sanıp çağırmamışım zaten. bir şekilde son gün haberi oldu da işlerini ayarlayamadığı için gelemedi. nasıl böyle bir şey yaptığımı hala aklım almıyor ama evlilik sürecinde insanın salaklaştığına dair geçerli bir kanıttır benim için. ha, bir de istanbul’da özel bir bankada çalışmaya yeni başlamış olan bir arkadaş gelemedi. zalim banka bırakmadı çocuğu. yine de bizim bankacı telgraf çekip öyle güzel şeyler söylemiş ki gelmiş kadar oldu. birkaç ay sonra da istifa etti bankadan. düğüne gelemedi diye değil tabii, geçinemedi istanbul’da. ulan istanbul, yedin gül gibi çocuğun bankacılık kariyerini.

en uzaktan gelen niko’ydu. kalktı, antep’ten geldi bizim düğün için. düğün gecesi biz balayına gittik, o sırada tatilde olan arkadaşlar da ayvalıkta ev tutup birkaç gün birlikte tatil yaptılar. balayının 3. günü dayanamayıp yanlarına gittik. tatile orada birlikte devam ettik. yazının başında anlattığım, hala bekar olan arkadaş var ya, onun annesi telefonda tatlı tatlı azarlamıştı bizi, “balayında o sapların arasında ne işiniz var sizin?” diye. tatilimiz bitince antep’e geri döndü niko.

hepimiz iş-güç, aile derken birkaç ayda bir birbirimizi arıyorduk. ama kimse diğerine “hiç aramıyorsun, hayırsız” muhabbeti yapmıyordu. çünkü biliyorduk ki zaten kimse kimseyi unutmamıştı. telefonda 1 yıl konuşmasak da olurdu. gel zaman, git zaman niko aradı. “ben evleniyorum amca oğlu” dedi, “düğün şu tarihte”. öyle bir tarihteydi ki, karı-koca özel sektörde çalıştığımız için izin almayı denesek de başaramamıştık, hala üzülürüm gidemediğimize. diğer arkadaşların da durumu farklı değildi, onlar da gidemedi. “yakın yer değil ki be abi” diyorduk aramızda konuşurken.

evlendi niko. üniversite arkadaşları olmadan evlendi. kilis’ten ev tuttular. “iş yerine yakın olsun dedik, her gün git-gel zor oluyor” dedi. aylar sonra, birkaç günlüğüne nikolar’a gitmeye karar verdik. “düğüne gidemedik, hayırlı olsuna gidelim bari, özledik hem” diye konuştuk eşimle aramızda. aradım, “biz geleceğiz” dedim. “mümkün olduğu kadar uzun süreli gelin, ben yıllık izin alırım” dedi. biz yine de “2-3 günlüğüne gidelim de bokunu çıkarmayalım, belki kız sevmez bizi, çocuk da sıkıntıya düşmesin” dedik. keşke daha uzun süreliğine gitseymişiz. doyamadık birbirimize. eşi de bizdenmiş, öyle kasmaya gerek yokmuş yani. 1-2 yıl sonra, birkaç günlüğüne izmir’e geldiler de, onlar da daha uzun süreli gelmediklerine pişman oldular. ama artık bu konuda herkes dersini almıştı, bir daha bu konuda hata yapılmayacaktı.

gideceğimiz kesinleşince “kilis’e mi geleceğiz şimdi biz?” dedim. “yok, siz uçakla antep’e gelin. ben sizi arabayla alırım, kilis’e, bize geçeriz” dedi. sabah uçaktan inince bizi karşıladı, evlerine götürdü. eşi kahvaltı hazırlamış. açlıktan ölüyorduk, iyi oldu. hamile olduğunu öğrenmişler 1-2 gün önce. güzel haberi ilk duyanlardan olduk. o zaman yeni haberini aldıkları bebekleri şimdi 3 yaşlarında tatlı bir kız çocuğu. adından daha çok “minik” diye bahsediyorlar çocuktan. bize de takıldı, sorarken “minik nasıl?” diye soruyoruz artık.

gezdirelim diye tutturdular. “biz sizi görmeye geldik, evde oturalım, boşverin” diyoruz ama ne niko, ne de eşi laftan anlamıyor. sağa, sola götürüp duruyorlar. öğlen bir yerdeyiz, akşam başka bir yerdeyiz, paso yiyoruz. ama nasıl yiyoruz var ya, hakkını veriyoruz yani.

eşi “yarın akşam birecik’e gidelim mi nihat?, karışık kebap yeriz, çok güzel yapıyorlar.” diyor. niko da onaylayıp “üstüne de künefe yeriz. bir künefeci var abi, görmelisin” diye ekliyor. birecik’e gidiyoruz akşam. bir tepsi dolusu kebap geliyor. niko’yla beni görmelisiniz, insanlar gibi yemiyoruz. hatta o kadar kebap yetmiyor da, biraz daha patlıcan kebabı sipariş ediyoruz. üstüne de bir künefeciye gidiyoruz. adamlar sadece künefe yapıyor ama bildiğin 4 sayfa menüleri var. künefenin 40 çeşidini yapmışlar resmen. içinin yarısı antep fıstıklı, yarısı kaymaklı, üstü de dondurmalı falan gibi kombinasyonları var. bu tarz bir kombinasyon seçip büyük boy bir künefe söylüyoruz ortaya. kızların yiyecek hali kalmamış zaten. onu da gömüyoruz ve nihayet evin yolunu tutuyoruz.

son akşamımız için “antep’e gidip annenleri de görelim kardeşim” diyorum ve müthiş antep lahmacunu ile donatılmış bir sofrada yemeğe davet ediliyoruz. akşam yemeğinde bir kez daha yemelere doyamıyoruz. yemekten sonra sohbet, muhabbet derken saat geç oluyor. evdeki büyüklerin hepsi “bu gece burada kalın, bu saatte yola çıkmayın, hava da yağmurlu” diyorlar. diyorlar da dinleyen kim? bıçkın gençleriz ya, “n’olcak yea?!” modunda yola çıkıyoruz. arabayı niko kullanıyor. yağmur bastırdıkça bastırıyor. niko, bir yandan silgeçlerin hızını artırıyor, bir yandan da “antep-kilis yolu her yağmurda mahvoluyor” diyor. derken yolun ortasında, asfaltın çökmesiyle oluşan içi su dolu derin bir çukuru fark ediyor. son anda bir manevra yapıp ölümcül bir kazadan kurtarıyor bizi. ölümcül kazayı atlatıyoruz belki ama sağdaki iki teker de çukurun bir kısmına girip çıkıyor. inip kontrol ediyoruz ve tamamen inmiş olan ön tekeri görüyoruz. arabayı kenara doğru ittirelim diye karar veriyoruz hızlıca, karanlıkta yol ortasında lastik değiştirilmez şimdi. geçiyoruz arabanın arkasına. bakıyoruz ki niko’nun eşi de el atmış arabaya, o da ittirecekmiş. “sen ne yapıyorsun? hamilesin” diyoruz da “doğru ya” deyip o anda fark ediyor durumu. tahmin edebileceğiniz gibi, hamile olduğunu öğrendiği anda facebook’ta “içimde canımdan bir parça taşımak çok hede hödö” gibi paylaşımlar yapan kızlardan değil kendisi.

eşlerimiz arabada beklerken, biz de yağmurun altında patlayan lastiği değiştiriyoruz. sonra ben geçiyorum direksiyona, “sen dinlen amca oğlu” diyorum. tekrar yola çıkıyoruz ama 1-2 dakika sonra bir gariplik fark ediyoruz. sağ taraftan değişik bir ses geliyor. kenara çekip iniyoruz arabadan. kontağı kapatıyorum ama zifiri karanlık olduğu için farları söndürmüyorum. meğer, sağdaki ikinci lastik de patlamış ama diğerine göre daha yavaş iniyormuş. “eve kadar birkaç kilometre idare eder mi acaba?” diye bir süre tartıştıktan sonra şansımızı denemek için arabaya biniyoruz ama açık bıraktığım farlar, zaten son demlerinde olan aküyü bitirmiş. çalışmıyor araba. saçma sapan antep-kilis yolunda, gecenin 2’sinde, biri hamile olan eşlerimizle kalakalıyoruz. niko “ben arkadaşı arayayım, gelip alsınlar bizi” diyor. telefonunu çıkarıyor, şarjı bitmiş. “dur benden ara” deyip telefonumu çıkarıyorum, şarjım bitmiş. eşime “telefonunu versene” diyorum, veriyor, onun da şarjı bitmiş. niko eşine “telefonunu versene” diyor, veriyor, şarjı %1 kalmış. kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeyiz. “arkadaşın numarasını bir yere kaydetsek, yoldan birinin geçmesini bekleyip durdursak” diye düşünüyoruz, numarayı yazacak bir yer yok. ezberleyelim bari diyoruz, bu fikir de çok riskli geliyor. “amaan, arıyorum ben” diyor niko. çocuğu arayıp 30 saniye içinde durumu anlatıyor. şarjın bitmek üzere olduğunu, başka telefon olmadığını, 4 kişi olduğumuzu, nerede olduğumuzu falan sıralıyor telefonda. sağolsunlar, yarım saat içinde gelip alıyorlar bizi. gecenin 3’ünde eve varıyoruz ve sıcak çayımızı içerken, “insanın her şeyden önce arkadaşı olacak” diye konuşuyoruz aramızda.

o akşamın yorgunluğuyla bir sonraki gün uçağa zar zor yetişiyoruz ve uzun uzun vedalaşmadan ayrılıyoruz yine, basit bir “görüşürüz” diyerek.

izmir’e döndükten sonra -özendik mi artık, nedir bilmiyorum- eşim, şimdi 2,5 yaşlarında olan oğlumuza hamile kalıyor. aylar geçiyor aradan, arıyorum niko’yu. kızlarının doğumuna az kaldığını öğreniyorum. “doğunca haber ver” diyorum. kısa süre sonra arıyor. “doğdu amca oğlu” diyor. birkaç ay sonra da ben onu arayıp “doğdu amca oğlu” diyorum.

yaşları birbirine yakın birer çocuğumuzla deli divane gezip, yiyip içeceğimiz bir izmir ziyareti yapıyorlar 1 yıl kadar sonra. burada da yaptığımız çoğu şey kilis’te yaptıklarımızla aynı. birlikte vakit geçiriyoruz, hasret gideriyoruz işte. birbirimize doyamadığımız birkaç gün geçiyor ve dönüş vakitleri geliyor. “yetmedi be” diyoruz, “birkaç gün daha kalın”. uçak biletini erteletmeye kalkıyoruz ama çok yüksek fiyat farkı çıkarıyor acımasız hava yolu şirketi. mecburen dönüyorlar.

o günden sonra ara ara telefonda konuşuyoruz niko’yla. birkaç ayda bir ya o arıyor, ya ben. genelde konuşmalarımız hal-hatır sorma, “çocuk da üşütmüş, iyileşemedi kaç gündür” klasiği, biraz geyik muhabbeti ve ister istemez konusu açılan üniversite anılarından oluşuyor. sonra, muhtemelen birkaç ay sonra yapacağımız yeni telefon görüşmesine kadar kapatıyoruz telefonları.

bir gün zap yaparken, haberlerde “kilis’e bugün de roket mermisi düştü” diye bir haber görüyoruz. bugün de mi? evet, “bugün de” diyordu haberlerde. meğer kaç gündür oluyormuş aynı şey de biz hiç haber izlemediğimiz için duymamışız. arıyorum niko’yu. ilk defa garip bir diyalog geçiyor aramızda.

c: amca oğlu yeni duyduk, nedir durum?
n: valla bombalıyorlar abi.
c: ışid diyorlar haberlerde?
n: ışid diyorlar da kim olduğu da belli değil. suriye’den geliyor işte.
c: e, nereye atıyorlar bombaları?
n: nereye denk gelirse. dünkü, iş yerimin birkaç metre yanına düştü. saatlerce iş yerinde tuttular bizi güvenlik önlemi diye.

birkaç anlamsız teselli cümlesi kurmaya çalışıyorum. ne diyebilirim ki? üzüldüm mü, korktum mu, kızdım mı bilemiyorum. saçma geldi aslında. yani, nasıl olurdu ki böyle bir şey?

sonrasını biliyorsunuz. onlarca roket daha atıldı kilis’e. ilk zamanlar “bazı” kanallar ana haberlerde trafik kazası haberleri gibi veriyordu bomba haberlerini. daha sonra ona da tenezzül etmediler. üzerine bombalar yağan kilis, sadece alt yazı haberi olabildi. bu memlekette ağzından çıkan sözlerin önemli olduğu hiç kimsenin ağzından “kilis” çıkmadı. kendi valisi bile abdest dedi, yer çekimi dedi, superman dedi. resmen alay etti kilis halkıyla.

bütün memleket kilis’i yok sayınca arada bir arayıp sorma ihtiyacı hissediyor insan. aradım niko’yu. eski canlı konuşmaları yapmak zordu artık. “n’apıyosunuz amca oğlu?” dedim, “durum nedir?”. tamam, kendilerine veya ailelerinden birine bir şey olsa duyardık elbette ama küçücük yerdi kilis. birileri ölüyordu ve yaşayanlar, ölenleri tanıyordu. her gün tanıdığınız birilerinin öldüğünü ya da tanıdığınız birilerinin eşinin-dostunun öldüğünü düşünün. 7/24 cenaze havası vardı kilis’te. uzun süredir bir adım ötesinde savaş süren şehir, hiç payına düşmemesi gereken bombalarla boğuşuyordu. “kaç tane bomba düştü bugüne kadar. yarısı boşa gitti, yarısı iş yerlerine, evlere isabet etti” dedi niko, “bir sürü insan öldü. bunların bazıları suriyeli amca oğlu. adamlar savaştan kaçıp geldi, burada tepelerine bomba düştü, düşün” dedi. “yarısı boşa düştü ne demek?” dedim. “boş arsaya, ya da 2 binanın arasına falan düşüyor bazıları” dedi. yani adamlar hedeflerinin yarısını tutturamıyormuş, hepsini tuttursalar 2 katı insan ölecekmiş en az. “buna mı sevinmeliyiz artık?” diye düşündüm içimden. “peki, siz nasılsınız?” dedim, “psikolojimiz bozuldu artık” dedi. “patlayan bomba sesleriyle uyanıyoruz bazı sabahlar, güne böyle başlıyoruz. apartmanda biri kapıyı çarpıyor, bomba sanıp yerimizden sıçrıyoruz” dedi. en ufak bir gürültüde küçük kızlarını kapıp kucaklıyorlarmış. hangi sesin bomba olup olmadığını anlayamaz hale gelmişler. biz de o günlerde pazartesi sendromundan bahsediyorduk yaşadığımız başka şehirlerde. “ay hiç ayılamadım bugün” falan diyorduk. adaletimiz bu kadardı işte.

hal böyle olunca eşiyle çocuğunu antep’e, annelerinin yanına göndermiş bizim nihat. ama onların antep’e gittiği hafta emniyet müdürlüğü’ne bombalı saldırı olmuş. “antep de buradan daha güvenilir değil. ne yapayım, nereye göndereyim, bilmiyorum” dedi.

eşi her gün facebook’ta tepelerine atılan bombaları yazıyordu. neden bu ülkede hiç kimsenin kilis’i umursamadığını, kilis’ten bahsetmediğini soruyordu. “biz bu ülkenin insanı değil miyiz?” diyordu. ama kimse cevap vermedi ona. memleket, birilerinin hangi yönetim sistemiyle kendisinde daha fazla güç toplayabileceği, almanya’ya vizenin kaldırılıp kaldırılmayacağı ya da coşku ve neşeyle başbakanın değişmesi gibi daha önemli gündemlere sahipti çünkü. bir şehrinde öldürülen halkından çok daha önemli olan gündemlere…

aradan bir süre geçtikten sonra yine aradım niko’yu. “bizimkiler daha iyi teknolojiler kullanmaya başlamış, o tarafta bir hareket gördükleri anda müdahale ediyorlarmış. 2-3 haftadır hiç bomba düşmedi” dedi. “inşallah bir daha yaşamazsınız aynı şeyleri kardeşim” dedim. ne diyebilirdim ki?


aylarca haberi bile yapılmayan onlarca bombanın yağdığı, iş yerlerinin, evlerin harabeye döndüğü, en önemlisi de insanların, ülkemizin sınırları içinde yaşayan insanların, bizim insanlarımızın öldüğü şehir kilis.

tepesine başka bir ülkeden füzeler atılıp ölürken, sesini sosyal medyadan duyurmaya çalışan bir halka sahip şehir kilis.

tepesine başka bir ülkeden füzeler atılıp ölürken, sesinin sosyal medyadan bile duyulmadığı bir halka sahip şehir kilis.

yabancı bir ülkenin uçağı sınırımızı aştı diye düşürülüp televizyonda günlerce reklamı yapıldığı sırada, başka bir yabancı ülkeden onlarca roket sınırımızı aşıp kilis’in, kilis halkının, nihat’ın, eşinin, küçük kızlarının üzerine düşüyordu.

tarihe not düşülsün: bu memleketin bir şehrine başka bir ülkeden aylarca roketler atılmış, insanları öldürülmüş ama kimse buna sesini çıkarmamıştır.

tarihe not düşülsün: kilis halkı bu memleketin vatandaşı olduğuna dair inancını kaybetmiştir.

tarihe not düşülsün: benim coğrafya bilgim o kadar da kötü değilmiş, çünkü kilis pek de bu memleketin bir şehri sayılmazmış.