ikiyüzlülük

yalan, hırs, açgözlülük, siyaset, gelir adaletsizliği, din, kibir ve akla gelebilecek daha birçok konunun başında, ortasında ya da sonunda mutlaka karşımıza çıkacak olan şey,

insan türünün, kendisi dışındakine verdiği tahribat için en başarılı kamuflajı,

işlediği günahlardan arınmak için en olası çıkış yolu…

yani ikiyüzlülük.


annesi tarafından havaya atılan çocuğun, yere düşme ihtimalini düşünmeden kahkahalar atması,

insanı, insanüstü yapan en büyük güç,

duvarda yürüyen kung fu ustası,

haçlı seferleri,

tesla…

yani inanç.


inanç, “belki” bir gün yazacağım bir yazının başlığı ama ikiyüzlülükle arasında önemli bir bağ olduğu için bahsetmiş olmak istedim. aradaki bu bağın ne olduğu yazının sonlarına doğru ister istemez netleşecek.


ne yapıyoruz?

mesela facebook’a giriyoruz ve açlıktan ölmek üzere olan çocukların fotoğrafıyla, koca bir deve etini elleriyle yiyen araplar’ın yan yana olduğu bir fotoğrafı paylaşıyoruz. üstüne de yorumumuzu ekleyip “bir de müslüman olacaklar” diyoruz. sanki müslümanlık, insanlıktan daha büyükmüş gibi. sanki kendimiz, o akşam, o çocukların halini düşünüp de yemek yiyemeyecekmişiz gibi. sanki onları düşünüp de unicef’e 10 lira bile olsa bağış yapmışız gibi söylüyoruz. sonra da bir sonraki sosyal paylaşımda karşımıza çıkana kadar unutuyoruz onları. aslında açlıktan ölen o çocukların, üzerimize sıçrayan vebalini başkasının üzerine atarak temizlemeye çalışıyoruz.

ev alırken kredi çekmek yerine, istediğimiz evi peşin parayla alıp, bize daha yüksek bir paraya taksitle satan bankayı kullanıyoruz. ya da kredi kartımıza taksitle ürün alıyoruz ve vade farkı ödemeye razı oluyoruz. sonra da bunların faiz sayılmadığını söylüyoruz. kredi çekmeden ev aldık, harama el sürmedik diyoruz. kağıt üzerinde var olan haklılığımız, hakk’ın önünde de varmış gibi davranıyoruz. hadi kabul edelim. aslında sadece muhafazakar çevremizden gelecek tepkiye kalkan oluşturuyoruz.

kendi dinimizin en iyisi olduğuna inanıyoruz. tanrının sadece bizim olduğunu düşünüyoruz. diğer dinlerin hepsinin yanıldığına şüphemiz, tanrımızı onlarla paylaşmaya da niyetimiz yok. eğer onlar da sığınacak ve dua edecek bir tanrı istiyorlarsa, vaftiz olarak, kelime-i şehadet getirerek ya da ateş dansı yaparak -fark etmez- bizim dinimize geçmek zorundalar diye düşünüyoruz. bizim dinimize mensup değilse biri, en büyük azapları hak etmiş oluveriyor.

bir yahudi olarak diğer bütün insanlardan üstün olduğumuza, bir müslüman olarak yahudilerin lanetlendiğine inanıyoruz. hristiyanların inandığından farklı bir isa’ya inanıp, “biz sizin peygamberinize inanıyoruz, o zaman siz de bizimkine inanın” diyoruz. son peygamberi isa kabul edip muhammed’e, son peygamberi muhammed kabul edip ondan sonraki “ben peygamberim” diyenlere inanmıyoruz. mekke‘ye gidip hacı oluyoruz. ya da meryem ana‘ya… ve bunların hepsini yaparken kendimizi en doğru, en haklı görüyoruz. bizim yaptığımızın dışındakine gülüp “ne kadar saçma” diyoruz. sanki dinimizi doğup büyüdüğümüz coğrafya belirlememiş de, kendimiz seçmişiz gibi.

arkadaşlarla iş yerinde oturuyoruz. birisi radyoda kanalları değiştirirken ney dinletisine denk geliyor. yine kanalı değiştirecek oluyor. atılıyoruz hemen: “dur ya mercan dede mi o?”.  kanalı değiştirecek olan bekliyor. 5-10 saniye dinletiye izin veriliyor. sonra diyoruz ki: “hmm, değiştirebilirsin, o değilmiş”. yahu ney çalanın kim olduğunu dinleyerek anlayabilecek kadar iyi bir kulağımız mı var? yoksa mercan dede “bile” ney çaldığı için arkadaşlarımıza yeteri kadar kuul* gelmedi mi? sanki mercan dede çalınca dinliyoruz ama bir başkası çalınca dinlemekten çekiniyoruz değil mi? bir de, bunun sebebi mercan dede’nin diğerlerinden daha iyi ney çalmasıymış gibi davranıyoruz. aslında ney dinlemeyi sevdiğimizi söyleyebilseydik de böyle bir enstrümanı düşünce parmaklıklarımıza hapsetmeseydik keşke.

hayvan haklarını savunuyoruz. ama öyle her hayvanınkini değil. kürkleri için vahşice öldürülen fokların, sokak köpeklerinin, kedilerin haklarını. peki sivrisinek ilacı ve fare zehri resmi olarak satılırken neden bunlara ses çıkarmıyoruz? tek hamlede bir sineği öldürebilen sineklik adında bir alet üretiyoruz. plastik, ucuz ama işlevsel. hatta mor ışıklar asıyoruz, sinekleri kendine çeken. hayvanlar ışığa ulaştığında cızırdayarak ölüyor. fareler için yemler koyup kapanlar kuruyoruz. kapana kısan fareler bazen ölüyor, bazen kendisine ulaşıp öldürmemiz için acı içinde saatlerce bizi bekliyor. evimizde gördüğümüz hamam böceği için terliği kapıp saldırıya geçiyoruz. kaçınca da “çok hızlı bunlar da” diyoruz. peki bir sineği öldürmekle bir köpeği öldürmek arasındaki merhamet farkını neye göre hesaplıyoruz? bir sineği yakalayıp kanatlarını kopararak oyun oynayan çocuğumuza, bir kedinin ayaklarını kesip koparsa vereceğimiz tepkiyi mi veriyoruz, yoksa çok daha normal mi karşılıyoruz bu olayı? hatta çocuğun sineğe yaptığını konu bile etmeden, sadece mikrop kapmasından korktuğumuzu mu gösteriyoruz kendisine? bir köpeğin hakları için dernekler kurup bilinç oluşturmaya çalışırken, televizyonda gördüğümüz haşere öldürücü reklamlarını gönül rahatlığıyla izlemiyor muyuz? çünkü onlar bizi ısırıyorlar, kanımızı emiyorlar. peki bu durumda, çocuğunu ısıran köpeği öldüren bir baba cani midir, değil midir? birini yapmayı ve yapanı doğal karşılayıp, diğerini yapana “insan değil” demiyor muyuz biz?

hayvanların insanlar için öldürülmesine karşı çıkıp vejetaryen oluyoruz ama bu sefer de bitkileri yiyoruz beslenmek için. sanki onları öldürmüyormuşuz gibi. bitkilerin hisleri olmaması, dolayısıyla da kaçma refleksi göstermemeleri bizi rahatlatıyor. çünkü onlar öldürülürken gözlerini dikip bize bakmıyorlar, yani bizim hislerimize hitap etmiyorlar. yemek için bir bitkiyi koparmakla, bir danayı kesmenin farklı olduğunu kim iddia edebilir ki? öldürmek, kurbanın hissettiği acıya göre mi öldürmek oluyor? bir bitkiyi öldürmekle, narkoz verilip uyuşturulmuş, baygın bir hayvanı öldürmek arasındaki fark sadece görsellik değil mi? bu görselliğin bizde uyandırdığı his değil mi?

köpek çiftlikleri olsa mesela. binlerce köpeğin çiftleştirilip üretildiği, doğar doğmaz, çok fazla hareket etmelerine ve uyumalarına izin vermeden sürekli yemeleri sağlansa, böylece eti, budu yerinde, ağzımıza layık köpekler yetiştirilse, sonra da kesilip, parçalanıp paketlense ve marketlerde satılsa… çok mu zalimce geldi? tavuk için bunu yapmanın normal olduğunu, köpek içinse zalimce olduğunu bize düşündüren tek şey ne o zaman? evet, yemek kültürümüz.

şeftaliyi dalından kopararak, kuzuyu da keserek öldürüyoruz. bu konuyla ilgili hiçbir problemimiz yok çünkü her şey insanlar için vardır fikrine inanıyoruz, hem de sonuna kadar. gönlümüzce dünyanın içine edip, bitkileri ve hayvanları kendi ihtiyaçlarımız, hatta zevklerimiz için istediğimiz şekilde kullanıyoruz. yeri geldiğinde güçlünün güçsüzü ezmesine karşıymış gibi yapıyoruz ama bunu diğer canlı türlerine karşı tereddüt etmeden uyguluyoruz. çünkü biz en üstünüz, en uluyuz. biz, canlı türleri arasındaki “tanrı”yız!

işte insan olarak en hastalıklı düşüncelerimizden biri bu. bu öyle bir düşünce ki, her ihtiyaç duyduğumuzda bu düşünceyi bir kademe alta indirip tekrar benimsiyoruz. canlı türlerinden insan ırklarına, cinsiyetlere, yaşa, ten rengine, konuşma şekline indirgiyoruz. başka ırkları küçük görüyoruz, kadınları aşağılıyoruz, yaşça bizden küçükleri eziyoruz, siyahilere zulmediyoruz, şiveli konuşuyor deyip alay ediyoruz. bunların hepsini yaparken tek referans noktamız var: kendimiz. biz nasılsak, geriye kalan herkes ve her şey diğerleri oluyor.

sonra utanmadan diğerleri için üzülüyormuş gibi yapıyoruz. ana haberleri izliyoruz bir akşam oturup. bir trafik kazası haberi çıkıyor. hızla gelen otomobil, yolda masumca yürüyen bir adamı altına alıp 20 metre sürüklemiş. bir de kamera kayıtlarını yayınlıyorlar. normal hızda izliyoruz önce, sonra da yavaş çekimde, tekrar ve tekrar. neyse ki bitiyor haber… sıra diğer haberde: gündüz vakti bir eve giren hırsızlar, kendilerine direnen 70 yaşındaki teyzeyi öldürüp kaçmışlar. hepi topu 400 lira çıkmış evden. “400 lira için değer miydi be?” diyoruz. sanki daha fazlası için değermiş gibi. “bu nasıl insanlık?” diyoruz… sıradaki haber: alışveriş yaparken babasının bir anlık dalgınlığıyla gözden kaybolan küçük bir kız çocuğu, kaçırılıp 10 kişi tarafından tekrar tekrar tecavüze uğramış ve ancak 1 ay boyunca bu cehennemi yaşadıktan sonra kurtarılmış…

izledikçe içimiz kararıyor. sonunda dayanamayıp kanalı değiştiriyoruz ve bizim için konu kapanıyor. ezilen insana ne oldu? teyzenin cesedini teslim alıp gömecek bir yakını var mıydı? defalarca tecavüze uğrayan çocuk, kalan yaşamına nasıl devam edebilecek? hiçbiri umrumuzda değil. içimiz de, çok umrumuzda olduğu için kararmadı zaten. ilk haberde arabanın altında kendimizin ezildiğini düşündük belki. belki ikincisinde de “annemizin başına gelse ne yapardık?” dedik. hele sonuncusunda… ya çocuğumuza olsaydı? ya bir anlık boşluğumuza gelse ve biz de çocuğumuzu kaybetsek? ya ona da günlerce tec…

ve kanalı değiştiriyoruz…

bizi üzen ne adamın ezilmesi, ne teyzenin öldürülmesi, ne de çocuğa tecavüz edilmesi. bizi üzen; aynı şeylerin kendi başımıza veya sevdiklerimizin başına gelme ihtimali.

sabah işe gidiyoruz. öğleye doğru bir son dakika haberi geliyor: 4 askerimiz şehit olmuş. nasıl da üzülüyoruz hemen onlar için, nasıl da kızıyoruz bu işin sorumlularına. peki ne zamana kadar sürüyor bu üzüntümüz ve kızgınlığımız? evet, en fazla öğle yemeğine kadar. öğle arasına birkaç dakika kala konu kapanıyor ve “hadi yemeğe çıkalım” diyor biri. herkes ayaklanıyor yavaş yavaş. “ne yiyelim tatlım?”lar, “akşam olsa da gitsek”ler havada uçuşuyor. akşam, mesai sonrası birkaç şehit haberi daha geliyor. sabah iş arkadaşlarıyla günaydın-günaydın faslından sonra konuşulacak 5-10 dakikalık konumuz da belli oldu işte. konuşacağız, üzüleceğiz, kızacağız ve işimize devam edeceğiz. ama kendi oğlumuz askerdeyken, -hem de terör olaylarının neredeyse hiç olmadığı bir zamanda- uykularımız kaçıyordu. o nöbet tutarken biz de uyuyamıyorduk. şimdi ne oldu peki? neden çok üzülüyor gibi yapıyoruz ama aslında pek de yüreğimize dokunmuyor? çünkü bu olayların kahramanları biz değiliz, diğerleri.

patlayan bombalarda da durum farklı değil. bir aile oturup çay içerken evlerine bomba düşüyor. bir baba eşinin ve çocuklarının parçalanmış cesetlerine bakıyor. biz de o görüntüleri haberlerde sansürlü bir şekilde izliyoruz. “ah, vah” deyip devam ediyoruz hayatımıza. bir doğal afet veya terör eylemi olduğunda hemen telefona sarılıp tanıdıklarımızı arıyoruz ve “iyi misiniz?” diyoruz. iyilerse bir “oh” çekiyoruz. iyi olmalarına sevindiğimizin onda biri kadar bile ölen diğer onlarca insana üzülmüyoruz. çünkü oradakiler biz değiliz, sevdiklerimiz değil.  işte bu yüzden de hiçbiri umrumuzda değil.

en azından bunu söyleyecek cesaretimiz olmalı bence. “hiçbiri umrumuzda değil”.

biz, diğerleri için sadece “mış gibi” yapıyoruz. birkaç reel, birkaç siber sosyal paylaşımla tepkimizi gösteriyoruz. yani “bakın bakın, ben de duyarsız biri değilim” diyoruz.

ama şu tek gerçeği kendimize itiraf edemiyoruz: çatışmada ölen kendi çocuğumuz olmadığı, o bombalar da bizim tepemize düşmediği sürece, hiçbiri umrumuzda değil.

biz

sürekli “biz” diyorum ya. belli bir milleti, belli bir dine mensup olanları, belli bir cinsiyeti falan kastetmiyorum. biz derken, bütün sıfatlardan soyutlayıp salt insandan bahsediyorum. biz sadece, akıl sahibi olan tehlikeli yaratıklarız. hem de, bir düzenin içine monte edilmediği takdirde çok tehlikeli olan yaratıklarız. bunun için aileler, toplumlar, kültürler, dinler, kanunlar var. çünkü bizi durduracak fiziki hiçbir güç yok. çünkü en büyük fiziki güç biziz. çünkü biz, her şeyi konuşarak çözebileceğine inanıyormuş gibi yapıp, temel duygularında hissettiği en ufak bir baskıda içindeki vahşeti ortaya çıkaran, saldıran, zarar veren, hatta yok eden yaratıklarız.

gerekirse takım elbiselerimizi çıkarıp tulumlarımızı, stilettolarımızı çıkarıp plastik çizmelerimizi giyeriz. biraz taşlı bir yolda yürümekte zorlanırken, gerekirse cam kırıkları üzerinden koşarak geçeriz. birazcık toz soluyunca öksüren biz, gerektiğinde koşarak alevlerin arasına  dalabiliriz.

eğer buna mecbur olduğumuzu hissedersek bir canlıyı öldürebiliriz. adına da “nefsi müdafaa” deriz. hümanizmi rafa kaldırıp boğazını sıkarız, alnına bir kurşun deliği açarız.

zorunda olmasak yapmaz mıyız? yine yaparız. yeter ki bizi engelleyecek bir dış güç olmasın. yeter ki yaptığımız şeyin sonucunda cezalandırılmayacağımızı bilelim. işte o zaman ortaya çıkacak olan “biz”den korkmalıyız. yakalanma ve cezalandırılma ihtimali olmadığında biz, çalarız, döveriz, hatta öldürürüz. hani bizi çok kızdıran bir şeyi anlatırken bazen “…” yapasım geldi diyoruz ya. işte o zaman, o lafta kalan her şeyi yaparız. birinin ağzını burnunu kırasımız mı gelmişti? işte o zaman kırarız. öldüresimiz mi gelmişti? işte o zaman öldürürüz. söylemiştim ya; bunun için aileler, toplumlar, kültürler, dinler, kanunlar var. biz bunları yapamayalım diye.

inanç mı demiştim?

biz malesef kendi gerçeğimizi kabul edemiyoruz. bizi durduran şey sadece çağdaş kişiliğimiz ve vicdanımızmış gibi davranıyoruz. aslında bizi durduran, kendi zorbalığımızı dizginlemek için kendimize -yine zorbalıkla- çizdiğimiz sınırlar. bizi durduran, toplumumuza, hatta dünyaya kabul ettirdiğimiz bu sınırların dışında kalanlar için onları bekleyen yakalanma ve cezalandırılma hissi. kendimize bu sınırları çiziyoruz, çünkü diğerlerine yapabileceklerimizin bir sınırı yok.

inanç ise “olmaz” dediklerimizi olduran bir bağlılık. işte biz, bütün benliğimizle ikiyüzlü olmadığımıza, yaptıklarımızın da ikiyüzlülük olmadığına inanıyoruz. buna öyle bir inanıyoruz ki, aksi ihtimalin varlığı üzerine düşünmeyi bile reddediyoruz. bir konuda bu kadar kuvvetli bir inanca sahipken, ikiyüzlülüğümüzün yokluğuna bu kadar inanırken, sürekli “mış gibi” yapıp, yapmayanı yargılama hakkını kendimizde görmemize şaşırmamak gerekiyor aslında. kendimizi diğerlerinden üstün görüp, kendi yanlışlarımız yerine diğerlerininkini düzeltmeye çalışmamız, kendi pisliğimiz görünmesin diye diğerlerini kirletmemiz ya da diğerlerinin üzerindeki küçük lekeleri yayarak büyük pisliklere dönüştürmemiz ne kadar rezilleşebileceğimizin göstergesi…

haftalar önce yazmaya başladığım bu yazıyı tam olarak toparlayıp sonlandırmayı başarmam zor görünüyor. resmen dipsiz kuyu. yazdıkça yazacak yeni şeyler geliyor aklıma. umarım bu yazının ana teması “biz iğrenç varlıklarız” ucuzluğunda algılanmaz. ben sadece en iyi gizlediğimiz gerçekliklerimizden biri olan ikiyüzlülüğümüz hakkında düşündüklerimi yazdım. hem de, sanki kimse okumasa bile yazacakmış gibi yazdım. sanki sadece düşüncelerimi içimden atıp kurtulmak ister gibi… aslında gerçek bu değil tabii ki. ben de, bir şeyler yazan herkes gibi yazdıklarımı birileri okusun istediğim için yazıyorum. ilkel bir sosyal mastürbasyon seviyesinde olmasa da, benim de kişisel tatmin peşinde olduğuma şüphe yok. yazdıklarım okunsun ve beğenilsin, böylece bir sonraki yazıyı yazmak için kendime geçerli sebepler sunabileyim istiyorum. ama gerçekte durum hiç de böyle değilmiş gibi davranıyorum. bu da benim ikiyüzlülüğüm olsun.

← bir önceki

bir sonraki →

2 yorum

  1. Kadir

    Görmek isteyene çok ama çok ince mesajlar var. Gerçekten son derece rahatsız edici bir yazı bu Cavit. Ama bu rahatsızlık kesinlikle yerden yere vurma değil. Aksine neden böyleyiz diye sorduran bir yazı. Yazanı da dikkatle okuyanı da gerçekten tatmin edici olmuş. Başarılı buldum. Devam kardeşim.

  2. cavoz

    yazdıklarımı sadece senden başka hiç kimsenin okumayacağını bilsem yine zevkle yazarım abi. benim için o kadar önemli bir okuyucusun. yorumun için çok teşekkür ederim.

Bir cevap yazın