bu hikaye, çevresinde fazlaca sır kapısı kafasında* insan bulunan ama nedense kendi başına pek de uhrevi olaylar gelmeyen bir adamın dokunaklı hikayesidir.

her şey, 7 şubat 2016 pazar günü bir hesaba acil para gönderme zorunluluğumla başladı. pazar günü anti-eft durumu olduğundan bir bankanın atm’sinden para çekip diğerine yatıracaktım. arabayla ilk atm’ye gidip aceleyle bir miktar para çektim ki hemen diğer atm’ye gidip işimi halledeyim. arabaya binmeme ramak kalmıştı ki esmer, kısa boylu, hafif kilolu bir adam bana seslendi: “selamün aleyküm”. aslında ben de arabaya binip kapıyı kapattığımda, eliyle hafifçe cama vurunca bana seslendiğini tam olarak anladım. camı açınca teşekkür etti ve elindeki yasin kitabı ve benzeri bilumum kitapları gösterip başladı klasik cümleleri saydırmaya. “ben dilenci değilim, sana iki kitap vermek istiyorum, al bunları.”

ben de evde annemin verdiği bir yasin kitabının varlığını abartıp dedim ki: “ya yok be abi, evde bir dünya var onlardan, istemem, sağol”. bırakmıyor ki adam, devam ediyor ısrarla: “kardeşim” diyor, “al sen bunları”.

dı dın, dın, dı dın!

vaktiyle annemin bir arkadaşının başına gelenler aklıma geliyor. hikayenin ana kahramanı teyzeyi tanıyorum ama burada anonim olarak “kadın” diye bahsedeyim kendisinden. kadının kızı hastanede ağır hasta yatıyor. kadın, hastanenin bahçesinde kızım yaşayacak mı? psikolojisiyle perperişan dururken yaşlı bir adam gelip bir kitap veriyor. kadın, yok, mok derken adam ısrarla kitabı eline tutuşturuyor. “al bunu, ihtiyacın var senin” diyor. para falan da almadan uzaklaşıyor. kadın kitabı açıp bakıyor ki, tam da kızının hastalığına şifa olacağı söylenen çeşitli dualar bulunuyor. hani, şu hastalık için şu duayı şu kadar okuyun mevzusu. bir süre sonra kız iyileşiyor. peki amca kimdi? kızı o kitaptaki dualar mı iyileştirdi, yoksa türk hekimleri mi? yakın çevremdeki birçok kişinin, amcanın hızır olduğuna, kızı da duaların iyileştirdiğine dair hiç şüphesi yoktu.

adamın ısrarla “al sen, al” muhabbeti yapışından kıllanmıştım. “n’oluyor lan?” diye düşünüyordum. ama bir yandan da “ulan lanlı lunlu konuşuyorum ama adam hızırsa falan ayıp olacak şimdi” diyordum. aslında pek hızır’lık bir durumum da yoktu. yani biraz para ateşlese güzel olurdu elbette ama hızır hikayelerinin hiçbirinde böyle bir şey duymamıştım. ben, saniyelik saçma düşüncelerimle boğuşurken adam, kafasını yarı açık camdan içeri sokmuştu bile. öpüşme mesafesine kadar yaklaşınca biraz geri çekildim. her an benim de bir hızır hikayem olabilirdi ve ben bu hikayenin genel izleyici kitlesine hitap etmesini istiyordum.

allah, bir yavrunu sana bağışlasın.

aramızda 20cm kadar varken, kafasından kalan boşluktan da elindeki kitapları uzatıyordu ve diyordu ki: “allah, bir yavrunu sana bağışlasın”. ben, “ne yavrusu yeaa, çocuğum yok ki benim?” falan yapsaydım, belki adam “tutturamadım, lanet olsun” deyip uzaklaşacaktı. ben aceleden “yav he, hee” modunda takılıyordum ama adam beni bırakacak gibi değildi. adamın yeterince inatçı olduğuna emin olduktan sonra, hazır belli bir samimiyet çizgisini de aşmışken, “bari kitapları alayım da iş çığrından çıkmadan işime, gücüme bakayım” dedim. kitapları alıp yolcu koltuğuna bıraktım. tam olarak, atm’den çektiğim paraların içinde bulunduğu cüzdanın içinde bulunduğu montumun üstünde bulunduğu yolcu koltuğuna… adam da bir çocuğum olduğunu bilmenin verdiği gururla bet’i arttırıyor ve tutturma ihtimali %50 olan bir iddia daha ortaya atıyordu. “o bir çocuğun varya, o bir oğlun varya, allah ona sağlık versin”.

vay anasını, adam yine tutturmuştu. gerçekten bir oğlum vardı. ben de yine “şu parayı vereyim de kurtulayım artık” modunda cüzdana uzandım. cüzdandan 2 tane 5’lik bulup adama uzattım ama adam cüzdandaki 50’lik banknotları görmüştü bile. bir yandan, kapıp kaçmaması için, adamla cüzdan arasında yeterli mesafeyi korumaya çalışıyordum, bir yandan da “ulan adam hızırsa falan yine ayıp olacak” diye düşünüyordum. iyi de hızır olsa, gözünü dikip 50’liklere bu kadar bakar mıydı?

nereden bildin? de

adam şöyle bir baktı, benden yine itiraz gelmedi. ama beklediği soru da gelmemişti. benim şok olmam ve “nereden bildin?” diye sormam gerekiyordu. ben sormayınca adam zorla sordurdu. “nereden bildin? de” dedi bana. gözlerimi şöyle bir devirip, yok artık ya modunda adama baktım. gözlerimle “abi n’olur beni bırak gideyim, acelem var” diyordum adeta. ama adam ısrarcılıkta sınırları zorlayarak tekrarladı: “nereden bildin? de”.

“tamam abi, nereden bildin?” dedim. ne yapayım yahu? bırakmıyor adam. hala kafası da arabanın içinde. bir elini de camdan içeri sokup bana uzattı. ben de uzattım, elimi sıktı. “sen neden uzattın?” diye sormayın, arada 20cm var diyorum ya, el sıkışmak öpüşmekten iyidir diye düşündüm o an.

ben sordum ya, daha doğrusu zorla sorduruldum ya, adam bir başladı yardırmaya. “biz, yusufu kuyudan çıkaran, şunu bu yapan, bilmem neyi bilmem ne yapan bilmem neyiz”. tabi adam buralarda hep islam tarihinden esinlendiği kişileri ve olayları kullandı ama benim aklımda kalan sadece yusuf ve kuyu muhabbeti oldu. o da deli yürek: bumerang cehennemi‘ndeki kuşçu’nun, çık kuyudan yusuuuuf deyişi hafızama işlendiği için. elinde 2 tane 5’lik, bir gözü cüzdandaki paralarda, bir gözü bende, eli de elimde… potansiyel hızır’la el ele, göz göze takılıyorduk. harbiden de n’oluyordu lan!

şu kafanı arabadan çıkar artık be adam.

ya şimdi yazarken fark ettim de, aldığı parayı sonuna kadar hak etmiş be. çünkü bakın devamında neler oluyor? adam, bet’i tekrar arttırıyor. yine bir %50 bahsi koyuyor ortaya ve “oğlun için bir adak adamışsın” diyor. “ee?” diyorum ben de. kahretsin, yine itiraz etmedim. “allah adağını kabul etsin” diyor. zaten maksimum seviyede “allah” diyor adam, dindar effect çabaları yani, bilirsiniz. “tamam, sağol da ben gideyim artık” diyorum. bırakır mı hiç? soruyor: “sana bir sır versem, saklayabilir misin?”. “tamam abi, saklarım” diyorum (söyle de bitsin bu işkence). “mevlana’nın dergahından geldim, sana selam getirdim, menzil’e gideceğim” diyor. “beni menzil’e gönder, allah hayrını kabul etsin”. cevap veriyorum: “tamam yahu, git istediğin yere”. yok, yine olmuyor, bu sefer de cevabımı beğenmedi. “bir kurban adağın varmış, yap onu” diyor göz ucuyla cüzdanı keserek. adamın aklı 50’liklerde kaldı resmen, 20cm’den bana focuslanamıyor. eli bende, gözü cüzdanda. “yaptım zaten ben adağımı falan, hadi yahu…” diyorum.

“sana gauss’un selamı var” diyor bu sefer. bana gauss’un selamı mı var? yahu koskoca gauss bana niye selam göndersin? ambale oluyorum ister istemez. meğer adam “sana gavs‘ın selamı var” demiş, sonradan anlıyorum. ve ardından da son bomba geliyor: “hızır, hızır’ım der mi?” diyor, “yap adağını”. adam, baya baya cüzdandan 500 lira falan çıkarıp adak parası olarak kendisine vermemi bekliyor.

peki hızır, “hızır, hızır’ım der mi?” der mi?

işte sonunda emin oldum. 30 yıllık sır kapısı hikayelerinin etkisiyle potansiyel hızır’ımı açıkça başımdan savmak istemiyordum ama hızır, hızır’ım der mi? muhabbeti bardağı taşırdı artık. yahu biliyoruz, hızır hikayelerinin hiçbirinde hızır gelip de “selam, ben hızır’ım ve sana yardım etmeye geldim” demiyor ama “hızır, hızır’ım der mi?” de demiyor. ne saçma şey bu böyle. “böyle karaktersiz hızır mı olur lan?” diyorum ve artık adamın hızır olmadığına kesin karar verdiğimden, bu son söylediğim lan için ilk defa ayıp olur mu diye düşünmüyorum. adamın son cümlesinin üstüne celallenip kitapları aldığım gibi geri uzatıyorum: “al kitapları, ver benim paramı!”

çakma hızır’ın rengi atıyor. “yok, yok. sen bu parayı bana verdin, helal et” diyor. “ya helal olsun da git artık hadi” deyip her şeye rağmen kibarca kafasını camdan dışarı çıkarmasını işaret ediyorum.

ne geçmişmiş be arkadaş!

adam 10 lira’dan da olacağını anlayınca hızla uzaklaştı, ben de sonunda diğer atm’ye doğru yola çıkabileceğim için heyecanlanmaya başladım. adamın yaptığına bakın ya. bir atm’den diğerine gitmek gibi basit bir olayı benim için bir başarı haline getirdi. yola çıktığımda, son saniye basketini atıp şampiyonluk maçını kazandıran basketbolcu havalarına girmiştim. ama aslında gerçek kazanan benim çakma hızır’dı. belki 500 liralık adağını yap zarfı tutmamıştı ama yine de, muhtemelen toplamda 2 liraya aldığı 2 kitaptan 8 lira kar etmişti. işin en acı tarafı da adam parasını cebine koyup yeni kurbanını aramaya giderken benim hala yavaş yavaş ilerleyip dikiz aynasından adamı kesiyor olmam ve esrarengiz bir şekilde aniden yok olup olmayacağını test etmemdi. insanın çocukluğu bilimsel gerçekler yerine sır kapısı hikayeleriyle geçince böyle oluyor demek ki. hayırlısı be…